Merhaba,

Bloguma hoşgeldiniz. Burada fotoğraf ağırlıklı yayınlar göreceksiniz. Aralarda yaşadığım bazı şeylerden de bahsetmek istedim, dilerseniz ''banane senin yaşadıklarından'' diyerek geçebilir ya da merak edip okuyarak bu yaşadıklarıma ortak olabilirsiniz. Ayrıca ilgimi çeken bazı güncel şeyleri de paylaşmaya çalışacağım. Ziyaret ettiğiniz için çok teşekkür ederim, umarım beğenerek takip edersiniz :)

26 Mart 2012 Pazartesi

Günbatımı

   Günbatımı bence günün en güzel anlarını oluşturuyor. Özellikle sıcak yaz günlerinde. Aslında kısa sürer ancak dikkat etmeyen insana çok uzun sürermiş gibi gelir dağların, denizlerin ya da apartmanların arasından Güneş'in kaybolması.


   Yazın günün sıcağından kurtulurken yavaş yavaş esmeye başlayan o tatlı rüzgar bu saatlere daha da anlam katar. İzlemekten daha da zevk alırsınız. Hatta bazen esen rüzgardan dolayı ürperirsiniz ama o ürperti size okadar tatlı gelir ki, kalkıp gitmeye gerek bile duymazsınız.


                                         Şu anda Çınarcık'a tepeden bir bakış atıyorsunuz

O saatlerde sevdiklerinizle küçük bir yürüyüşe çıkmak istersiniz belki. Bu size yalnız olmadığınızı ve en güzel anları paylaşabileceğiniz birisinin olduğunu hissettiren en güzel şeylerden birisidir. Sohbet ede ede ilerlersiniz, ''Güneş ne kadar güzel değil mi?'' diye fikrini sorarsınız yanınızdakine. O da size katılan fikir içeren bir cevap verir. Özellikle sahilde gerçekleşen gün batımı bir ayrı güzeldir. Dalgaların sesi, rüzgar ve o kızıllık size Dünya'nın ne kadar güzel bir yer olduğunu hatırlatan küçük birleşimlerden birisidir.Özellikle taşların üzerinde yalpalaya yalpalaya yürümek de eğlenceli birşeydir değil mi?
Sonra bulduğunuz bir banka oturup yanınızdakiyle güneşin dalgaların arasında kayboluşunu zevkle izlersiniz.

Bazen de bir arkadaş, dost, sevgili yerine bu içinizi ısıtan anı aileniz ile birlikte geçirmek ve yaşamak istersiniz. Bazen eşinizle, bazen sadece çocuğunuzla, bazense tüm aileniz ile. Deniz kenarına oturup dalgaları ve dalgalara yansıyan kızıl yakamozları izlersiniz. Ya da ağaç dallarının arasından sızan kızıl ışınları. Günbatımını güzel yapan püf noktalardan birisi de budur işte. 
Bazense yalnız olmak istersiniz o anda. Bana sorarsanız en güzeli bu işte. Takarsınız kulaklıkları kulağınıza, açarsınız güzel ve içinizi kıpır kıpır eden bir şarkıyı, rüzgar saçlarınızı savurur etrafa ve teninizi okşar, gökyüzünün kızıllığı dinlediğiniz şarkı ile birleşir ve siz işte o anda bambaşka bir dünyanın içine adım atmış ve bu dünyanın farkına varmış olursunuz. Hatta varsa bir fotoğraf makineniz, müzik eşliğinde o anları yakalamak o anı ölümsüzleştiren ve baktığınızda size o duyguları ve o dünyayı yeniden yaşatan en güzel şeydir. O kareyi her açtığınızda işte bunları yeniden yeniden yaşarsınız.


   En sonunda güneş kaybolur ve ardında inanılmaz güzellikte bir kızıllık bırakır, daha yukarılarda morlaşır  ve sonra siyahlaşır. Gün yerini geceye bırakır ve ertesi günün hazırlıkları başlar.
Sonuç olarak başta söylediğim gibi, günbatımı günün en güzel anıdır...

15 Mart 2012 Perşembe

Sonbahara Bir Bakış...


   Sonbahar bende genel olarak iyi etkilere sahip değildir. Yaz insanı niteliği taşıdığımı düşünürüm hep. Bunun nedeni yaz gelsin denize girelim tatile gidelim modundan ziyade dünyanın en güzel hallerini gördüğümüz, denizin ve gökyüzünün masmavi, güneşin sapsarı ve genel olarak yaz mevsimi başlarında ağaçların, otların, bitkilerin yemyeşil olduğu bir dönem olmasıdır. Ayrıca kapkalın ve ağır giysilerden kurtularak hafiflemek de insanı rahatlatan bir etkendir bence. Yaz mevsimi doğa ile başbaşa kalmaktır bence. İnsanların çoğunun tatilde büyük şehirlerden uzaklaşarak doğa ile başbaşa kalabilecekleri yerlere gitmeleri bunu kanıtlar niteliktedir.

  
    Sonbaharı güzel yapan şey yağmurundan, ılık havasından ziyade şu dökülen kırmızı yaprakların meydana getirdiği o muhteşem manzaradır bence. Belki de bıraksalar saatlerce bu kırmızı yaprakları ve çıplak ağaçları izleyerek düşüncelere dalabilirsiniz. İki seçenek vardır : ya düşünürken hüzünlenir ve içinize attığınız duygularla yüzleşirsiniz, ya da tüm hüzünlerinizden ve olumsuzluklarınızdan uzaklaşarak sakinleşir, dinginleşir ve güzel hayaller kurarsınız. Çıplak ağaçların üzerinde kalan tek tük yaprakların düşüşünü izlerken o düşüşün farkına varırsınız fakat aslında o anda çok uzak diyarlarda başka hayatları yaşıyor olursunuz...  

 
    Bu arada buranın neresi olduğunu merak ettiyseniz hemen söyleyeyim. Yalova'da Teşvikiye'nin dağlarının biraz yüksek kısımlarında bulunan bir göl. Adı Dipsiz Göl. Oraya gittiğinizde sadece göle değil, etrafındaki ağaçlara, dağlara ve diğer şeylere de hayran kalacaksınız. Ben sonbaharda gittim buraya ve bu müthiş manzara ile karşılaştım. Sudaki yansımalar, suyun pürüssüzlüğü, bu kırmızı yapraklar ve de özellikle o anda bulunan yoğun sis bize eşsiz bir manzara ziyafeti sundu. Eminim ki yazın da ayrı bir güzelliği vardır buranın. Önümüzdeki yaz gidip bir de o halini görmek için elimden geleni yapacağım.

Küçük Keşifler...

       Yazı özlemle beklediğimiz bu soğuk günlerde bu resmi albümümün içerisinde görmek içimi fazlası ile ferahlattı. Ne kadar güzel bir yerdi orası. Yalova'da bu kadar güzel bir yerin olabileceğini hiç tahmin etmezdim. Hani derler ya yeşil ve mavinin birleştiği yer diye, işte aynen öyle. Burayı ilk olarak, babamın bizi mangal yapmak için buraya getirmesi ile öğrendik. Uzak bir yerde, buraya gelirken sırası ile Çınarcık, Teşvikiye, Kocadere'den geçmek gerekiyor. Küçücük bir köyün içerisinden geçerek yeşil ağaçların ve otların olduğu bir yoldan ulaşıyorsunuz buraya. Hele ki Teşvikiye'den araba ile ilerlerken göreceksiniz o yeşillikleri. Yemyeşil dağların arasından güneş parıldarken o küçük yollardan geçmek gerçekten insana bambaşka duygular ve mutluluklar katıyor. Yaşadığınızı hissediyorsunuz resmen. Beton duvarların, yüksek rezidansların ve taş yığınlarından uzak bambaşka bir dünya olduğunu keşfediyorsunuz. Bu dünya sizi gerçekten büyülüyor. Bu tepe çok küçük bir tepe, ancak gördüğü alan o kadar geniş ve güzelki. Yalnız çok sıcakken gitmemek gerek, çünkü güneşe fazlasıyla maruz kalıyorsunuz. Ancak bazen de o kadar tatlı bir rüzgar esiyor ki, ''ah şurada bir hamak olsa da sallanarak uyusak '' diyorsunuz içinizden. Bir de bu manzarada yemek yediğinizi düşünün...  


İlk Resim

   Bu resim benim ilk profesyonel makinem ile ilk çektiğim resim. Dolayısıyla benim için oldukça değerli. Gayet normal, basit, özelliği olmayan bir resim fakat insan hayatında ilkler her zaman önemli ve değerli olmuştur. Fotoğraf makinesi bana, benim için değerli bir insan tarafından hediye edildi. Şu yaşıma kadar aldığım en güzel ve en değerli hediye bu makinedir benim için. Maddi değil, tamamen manevi olarak. Ayrıca kendime yeni bir hobi edinmemi de sağlamış oldu. Zaten var olan ilgimi daha da arttıran bir olay oldu bu benim için. Çok teşekkür ederim...

Çocukluk

Çocukluğum gerçekten güzel geçti.Ankara'da büyük binalardan ve araba seslerinden uzak, buna rağmen merkezi bir mahallede büyüdüm. Beştepe Mahallesi'nde. Söğütözü'ne, Atatürk Orman Çiftliği'ne, Emek'e, Bahçelievler'e çok yakındı. Büyüdüğüm mahallede gecekondu tarzında küçük ve müstakil evler vardı. Ben de o evlerden birinde büyüdüm, ve büyük apartmanlarda büyümediğim için kendimi gerçekten çok şanslı hissediyorum. Benim bulunduğum kuşak çocukluğunu sokaklarda arkadaşlarıyla saklambaç oynarak geçiren son kuşak belkide. Yüksek apartmanlara, hatta bazen rezidanslara, bilgisayar başına tıkılmış çocukluklar var günümüzde. Ve ne yazık ki bundan sonra da böyle çocukluklar olacak hayatımızda.
   Arkadaşlarımla ip atlar; yakan top, saklambaç, yerden yüksek oynardık. Yerden yüksek oynarken çıkmayı en çok sevdiğimiz yer, Özay Amcaların bahçe duvarının önünde bulunan küçük sarı kayanın üzerindeki oturaktı. Orada bakkaldan açık olarak aldığımız çekirdekleri çitleyip kabuklarını o sarı kayanın etrafına attığımız için Özay Amca'dan az azar işitmedik Kasım ile. Nurten Teyze vardı bir de, saklambaç oynarken genellikle onun bahçesine saklanırdık. Kadıncağız yaşlıydı, gecenin köründe dışarı çıkıp bizi sessiz olmamız konusunda kibarca uyarırdı, haklıydı da. Ancak çocuktuk sonuçta, biz de bir yere kadar sessiz kalabiliyorduk. Çocuk dediğin gülerek, bağırarak, koşarak eğlenir değil mi? Birkaç sene sonra oturduğumuz sokaktaki bütün kızlar başka semtlere taşınında tek başıma kaldım. O zamanlar tek kalmayı hiç sevmediğimden dolayı mahalledeki erkeklerle futbol, taso vb. oynamaya başladım. Sanırım futbol sevgimin temelleri buradan geliyor. İçlerinde en değer verdiğim insan Kasım'dı. O başkaydı, çocukluğumun oyun arkadaşıydı o benim. Hala da benim için çok değerlidir kendisi. Evimizin hemen arkasında bir duvar vardı, duvarın üzerinde beyaz teller ve o teller ile duvar arasında da biraz boşluka vardı. Annem ordan diğer tarafa geçmeme izin vermezdi. O tarafta lojmanlar vardı. Lojman dediğim kocaman lüks binalar değil elbette, ama küçük ve elit binalar vardı. Kasım ile oraya geçerdik işte, gezer dolaşır geri gelirdik bizim mahalleye aynı duvardan geçerek. Orada gezerken kalbim hep güm güm atardı, acaba annem anlar da bana kızar mı diye. Ama yine de gider gezerdim oraları. Heyecan verirdi bana. Aslında ne kadar basit birşey değil mi? Ama o basit şeyler insana çocukluğunda çok büyük heyecanlar verebiliyor. O yüzden o duvar benim için çok özeldi, çünkü oradan diğer tarafa geçip gezmek beni inanılmaz mutlu ediyordu.
   Kasım ile arada bize gider, cips şeklinde patates kızartıp Harry Potter'ın ilk filmini izlerdik. Zaten onlarla evimiz yanyanaydı. Fakat onlar kiracıydı. Ama şans ki biz taşınana kadar onlar da gitmedi mahalleden.
   Büyük, güzel ve yemyeşil bir bahçemiz vardı. İçerisi meyve ağaçları ile doluydu, erik, elma, dut, kayısı, kiraz... En çok sevdiğim ağaç bahçenin tam ortasındaki büyük dut ağacıydı. Onun üzerine çıkıp oturmayı çok severdim. Dallarından dut yerdim. Sahi, artık hiç dut yemiyorum. Sanırım o tadı veremiyor artık bana. Daha sonra taşınmamıza yakın o ağacı kestiler. Keserlerken gözlerimin dolduğunu hatırlıyorum. Ne kadar uğraşsam da kesmelerine engel olamadım.
   Bir de kocaman bir kavak ağacı vardı tam duvarın dibinde. Yaz geldimi etrafa beyaz beyaz pamukçuklar savururdu. Büyükler rahatsız olurdu fakat ben onu çok severdim, çünkü gökyüzünde gerçekten çok güzel bir görüntü oluşturuyordu. Pamukçuk saçıyor diye zaman içerisinde onu da kestiler.
   Yaz geldimi bahçenin ortasında sarı papatyalar açardı. O kadar çok severdim ki o papatyaları. Hele ki o çimlerin üzerine sofra bezi serip piknik gibi yemek yemeyi. Hafta sonları halamlar gelirdi bizim oraya. Onlar Dikmen'de oturuyorlardı. Babam havaların güzel olduğu her hafta sonu onlar gelince mangal yakardı. Babamın mangalda yaptığı tavukların, etlerin tadını hiç bir kebaba, ızgaraya değişmem. Özellikle mangalın sonunu beklerdik babamla. Çünkü en lezzetli etler mangalın sonunda, hafif ateşte pişen etler olurdu. Mangal yapılırken masayı evimizin tam yanındaki büyük çam ağacının altına kurardık. O çam ağacının kozalakları kocaman ve çok güzel olurdu. Bazen yemek yerken kuzenlerim Tayfun ve Anıl ile bahçe içerisinde saklambaç oynardık.Yemek vakti gelince de yemeğe yumulurduk.
   Bahçenin arka tarafında bir tulumba vardı. Tulumbanın hemen aktığı yerdede küçücük bir havuz, ama yüksekte, yerin içinde değil. O havuzun önünde 3 merdiven vardı. O 3 merdiven olimpiyat yarışmalarında ödül kazananların durduğu merdivene benzerdi. en üsttekinde mavi tulumba olurdu. oradan su çekmek acayip zevkli gelirdi bana. Tayfun ile su savaşı yapıp, sırılsıklam olup annemden azar işitmişliğim de vardır, çocukken içine girip yüzmeye çalışmışlığımda. Hoş, bir insan boyu uzunluğundaki bir havuzda ne kadar yüzülebilinirse artık...
   Komşularımız çok iyilerdi. Hepsini çok seviyorum ve çok özledim. Belki de hayatımda tanıdığım en iyi insanlardı onlar. Kara gün dostu derler ya, aynen öyle işte. Allah herkese öyle iyi komşular nasip etsin İnşallah.Yıldız Teyze, Saniye Teyze, Ayten Teyze,Vahide Teyze, Zülfü Teyze, Sevil Abla, Sultan Abla...
   Bir de Bakkal Mehmet Amca vardı, ne iyi ne tatlı bir insandı o öyle. Aynı şekilde ailesi de öyle.
    Niyazi Dedem vardı bir, nasıl severdim onu ki hala da çok severim. Küçükken onun işten geldiği saati bilir, bahçe kapımızın önünde onu beklerdim. 20-25m ilerideki bakkalın önünde onun geldiğini görünce koşarak ona doğru gider, başındaki şapkasını alır ve geri dönüp koşmaya başlardım. Tam o anda çekilmiş bir resmim var fakat ne yazıkki Yalova'da kaldı.Ne yazık ki çok daha fazla anı da resimlerde kaldı. Henüz 20 yaşımda olmama rağmen keşke çocukluğuma dönebilsem diyorum bazen...

Küçük Bir Tanıtım

   Öncelikle kendimi tanıtmakla başlayayım. Ben Melisa Bal. 30 Nisan 1992 yılında Ankara'da doğdum. Aslında İstanbul'da doğmuş olmama rağmen nüfus cüzdanımda doğum yerim olarak Ankara yazmaktadır. Bunun da belli başlı nedenleri var tabiki. Herneyse, 13 yaşıma kadar Ankara'da yaşadım. Bahçelievler Nebahat Keskin İlköğretim Okulu'nda okudum.Eski adı ile Bahçelievler İlköğretim Okulu'nda. Daha sonra ailem ile birlikte Yalova Çınarcık'a taşındık. Burada yazlık olarak kullandığımız bir evimiz vardı ve Ankara'daki evler müteahhitlere satılınca temelli olarak buraya taşındık. Ayrıca daha önceleri yazın buraya tatile gelirdik ve 17 Ağustos 1999 tarihinde de yine buradaydık. Depremi tüm şiddeti ile hissettik ve yaşadık. Allah'a şükürler olsun ki, sağ salim çıkabildik apartmandan. Demek ki daha yaşamamız gereken bazı şeyler varmış. Gerçi eniştemin de hakkını yememek lazım, apartmanın müteahhidi o idi.
   Yalova'ya taşındıktan sonra ilköğretim 8. sınıfı Çınarcık Hüdaverdi Aydın İlköğretim Okulu'nda okudum. Hüdaverdi deyince hepinizin aklına ilk olarak gözlüklü ve kırmızı şapkalı afacanın geldiğini görür gibi oluyorum. Şaka bir yana okula girene kadar neler çektiğimi ben bilirim. Daha sonra OKS sınavında Yalova Çiftlikköy Anadolu Lisesi'ni 3-4 puan ile kaçırmanın verdiği hüzünle birlikte Fatih Sultan Mehmet Lisesi'ne kayıt yaptırdım. Bana kalsaydı Yalova Lisesi'nde okumuş olurdum ancak ne yazık ki bana kalmadı. Burayı da bitirdikten sonra nihayetinde üniversite sınavlarına girdim ve hiçbiryeri kazanamadım. Sayısal seçmek gibi bir eşeklik yapmanın sonucunu çekmiş oldum böylece. Dersaneye gitmekle geçen bir senenin ardından sayısal bölümle tamamen alakasız bir bölüm olan ve sözel bölümden girilebilen Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Gazetecilik bölümünü kazandım. Şu anda birinci sınıftayım ve de pişman değilim. Fakat İstanbul'a alışmakta güçlükler çekmem de işin farklı bir boyutu. Şimdilik kendimi tanıtabileceğim kısımlar bunlarla kısıtlı, yaşadıkça ve yaşanılanların üzerine yenilerini ekledikçe benim de kendimi tanıtabileceğim daha fazla şeyim olacak. Gurur duyacağım şeyleri yazmak için elimden geleni sonuna kadar yapacağım.